2 Nisan 2015 Perşembe

KARADENİZ FIKRALARI

Karadeniz Fıkraları (Kaz Uçar da Lâz Uçmaz mı) Günel Altıntaş’ın kaleminden İstanbul Türkçesiyle 
gerçek Karadeniz fıkraları. Semih Poroy’un karikatürleriyle...

FERHANTOLOJİ

FerhAntoloji, Şensoy'un kitapları, yayımlanmamış oyunları, TV skeçleri, şiirleri, -1968'den bugüne- 35 yıla sığdırdığı bütün yazı çalışmaları taranarak oluşturuldu: Ortaya böylesine dev bir antoloji çıktı. Şensoy külliyatına sahip olanlar için yeni bir kitap, ilk defa okuyacaklar için iyi bir fırsat FerhAntoloji.

"…Kabareci yeteneklerini sevgi ile izlediğim Ferhan Şensoy'un taze, sıcak, halkçı bir mizahı var. Yazgıdaşları imişçesine yansıttığı KAZANCI YOKUŞU'nun insancıklarını da bu külfetsiz anlatısı içinde bizlere sevdiriyor. Bu insancıklar nasıl ezildiklerinin tortusunu günlük yaşam sevinci içinde unutuyorlarsa, yazar da sanki onlardan biriymiş gibi toplumsal ukalalıklardan, yazarca bilgiçliklere yeltenmeden anlatısının tadını çıkara çıkara onlara ayna tutuyor. Sade onları konuşturduğu diyaloglar değil, kendi gözlemleri, algılamaları, söz dağarcığı, anlatışı, benzetileri ve yorumları bile argo. Öylesine onlardan. Yazımı bile onlarınki gibi yanlış kullanıyor. Bence üslubunu sevimli yapan da bu..."
Haldun Taner SİTE:

MÜSAİT Bİ YERDE GÜLECEK VAR!

  “Ciddi Ciddi Komik Kitaplar” serisinin vazgeçilmez yazarı Mine Sota yepyeni kahkaha tufanı ile yeniden raflarda.

Hayatın içinden belki de her gün şahit olduğumuz komik, düşündürücü, eğlendiren, eğlendirerek öğreten olayları ince ince dokuyarak bir sinema filmi tadında sunuyor bizlere.

Dört gözle beklenen Mine Sota kitabı bu sefer daha öncekilerden de iddialı. Herkesi hayatının bir köşesinden mutlaka yakalayacak ve kendi mahallesine sürükleyecek. Kitapta anlatılan olayları etrafınızda görmeye başladıkça kendinizi gülmekten alamayacaksınız! S

GELECEĞİN PSİKOLOJİSİ

Stanislav Grof bu kitabında, olağandışı bilinç halleriyle ve kişilik ötesi psikolojiyle ilgili olarak şimdiye kadar yapmış olduğu tüm çalışmaları özet halinde sunmakta ve insan bilinçunun derin yönleriyle ilgili elde ettiği bulguları paylaşmaktadır. 

Araştırmalarını “holotropik deneyimler” olarak adlandırdığı farklı bilinç halleri üzerinde yoğunlaştırmıştır. Psikoloji ve psikiyatrinin temel varsayım ve kavramlarının radikal biçimde gözden geçirilerek, holotropik deneyimlerle ilgili olarak yenilenmesi gerektiğini savunmaktadır. Bu sebeple transpersonel psikoloji ve benzeri ekollerin yakın zamanda psikoloji bilimini gerçek statüsüne kavuşturacağını müjdelemektedir.

Bu kiyap Geleceğin Psikolojisi'nin konusuyla ilgili olan amatör ve profesyoneller için kaynak ve başvuru kitabı niteliğindedir. 

STRES YÖNETİMİ

…Stres son zamanlarda ilgi odağı olmuştur ancak, stresin geçmişi, tarih öncesi çağlara kadar uzanır. Mağara adamlarının da kendilerine göre sorunları vardı. Besin bulmak, yırtıcı hayvanlarla boğuşmak yaşamı tehdit edici stres kaynağı idi. Buna karşın mağara insanı, çağdaş insandan daha rahattı. Stres gelip geçici idi. Yırtıcı hayvanlarla boğuştuktan sonra dinlenebilirdi. Uzun azı dişli kaplan ağaçların arasından fırladığı zaman, mağara adamının vücut kimyası değişiyordu. Daha sonraları bilimin ilerlemesi ile anlaşıldı ki sempatik sinir sistemi kimyasal maddeler üretir. Bunların içinde en iyi bilineni adrenalin, “dövüş ya da kaç” tepkisine neden olur. Mağara adamı için adrenalin, tehlikeli hayvanlarla karşılaştığında yararlı idi. 

Mağara adamı, sadece kafaca savaşmakla kalmıyor, vücudu da onu yaralamaktan korumak için tepki gösteriyordu. Yara aldığı zaman kol ve bacaklarındaki kan buradan çekiliyor ve beyin ve kalp gibi hayati organlara yöneliyordu. Vücut merkezini (beyin) de kendisini korumuş oluyordu. İnsan gelişirken bu savunma araçlarını da korudu. 

Artık günümüzde iri, azı dişli kaplan yoktur. Çoğumuzun iki dövüş arasında dinlenmesi de, imkansız hale gelmiştir. Ancak karşılaşılan stresin devamlılığı pıhtılaşma işleminin hızlanmasına neden oluyor, damar duvarının pürüzsüzlüğünü bozuyor. Pıhtılaşma atardamarda birikime neden olabilir. Bu durum da, kalp krizini çabuklaştırabiliyor. Çağdaş dünyada ise strese yol açan olaylar bir yırtıcı ile savaşmaktan ziyade, psiko sosyal kaygılar ve hayal kırıklıklarıdır. SİTE:www.kitapyurdu.com

TOM SAWYER

Hikayede Tom‘un cezadan kurtulmak için herkesi şaşkına çevirecek zeka oyunlarını ve sonunda bunlardan nasıl kurtulduğunu yazıyor. Tom hikayede kendi dünyasında (nehirlerin, ormanların, mağaraların ve adaların dünyasında) bir kahraman gibi yaşar.
Tom, Missouri’ye bağlı St. Petersburg köyündeki “haşarı” çocuklardan biridir. Pervasız, tembel, çıldırtıcı ölçüde meraklı olan bir okul çocuğu ve teyzesi Polly Teyze için tam bir baş belasıdır. Bir gün Tom, Huck, Joe herkesten gizli bir plan yapar ve adaya kaçar. Herkes onları öldü sanıp cenaze töreni yapar ama törende ortaya çıkınıca herkes oyun olduğu anlaşılınca herkes onlara karşı tavır alır. Ama Tom ve Huck bu iştende kasabada yaşayan Bayan Douglas’ı öldürmek için plan yapan haydutları ortaya çıkararak kurtulur. Daha sonra haydut Kızılderili Joe’yu hapse atarlar. Ve onun definesinin yerini tek bilenler olarak Tom ve Huck defineyi yerinden çıkarır zengin bir hayat sürerler.

GERÇEKTEN BENİ DUYUYOR MUSUN ?

Acı deneyimlere yol açan pek çok sorunun kökeninde, insanların birbirini gerçekten duymaması, duyamaması yatmaktadır. Çünkü sadece söylenen 'sözcükleri' duymak, sözcüklerin ardındaki duygu dolu mesajları alamamak, yanıtların da yüzeyde kalmasına yol açar; bu durum ise iletişimin engellenmesi anlamına gelir. 
Önem verdiğimiz insanlarla ilişkilerimizin onarılmaz yaralar almasını engellemenin tek yolu, doğru iletişim kurmayı bilmektir. Doğru iletişim kurmanın yolları öğrenebilir. 
İşte, Leylâ Navaro'nun bu yapıtı, sevdiklerimizi ve önemsediklerimizi 'gerçekten' duyup kendimizi de daha içten bir biçimde duyurabilmemiz yolunda, bize önemli ipuçları vermektedir. SİT

BİR PSİKİYATRİSTİN GİZLİ DEFTERİ

Gerçek hikâyeler kurgudan çok daha tuhaftır, Dr. Gary Small da bunu gayet iyi biliyor. Psikiyatriyle ve insan beyni üstüne çığır açıcı araştırmalarla geçen otuz yıl içinde Dr. Small pek çok şey görmüş. Şimdi ofisinin kapılarını açmaya ve kariyerinin en gizemli, ilginç ve tuhaf hastalarını anlatmaya hazır. Bu kitap bir psikiyatristin zihnine ve onun giderek gelişim gösteren mesleki yaşamına yapılan aydınlatıcı bir yolculuk. Aynı zamanda bu branşın ve daha önce görülmemiş, tanısı koyulmamış çeşitli akıl hastalıklarının perde arkasına da bir bakış… Kitabı okurken kendinizi, bizi insan yapan şaşırtıcı tuhaflıklar üstüne düşünürken bulacaksınız. Sıkça komik, kimi zaman trajik ve daima etkileyici Dr. Small, sizleri kariyeri içinde Boston’un kalabalık acil servis koridorlarından başlayıp ülke elitlerinin multimilyon dolarlık kayak localarına dek uzayan bir geziye çıkarıyor. Bu gezi sırasında birbirinden tuhaf gerçek karakterleri anlatırken, bir yandan da esrarengiz histerik körlükle, penisinin küçüldüğüne inanan bir adamla, gizli sürdürülen çifte hayatlarla ve ürkütücü derecede psikotik romantik arzularla baş ediyor. Akıl hocası kendi hastası olduğunda Dr. Small’un kariyeri ve kişisel hayatı tam bir döngüyü tamamlıyor ve Small’un kimsenin zihinsel araştırmanın ötesinde olmadığını anlamasını sağlıyor; kendisinin bile… SİT

SERÇEKUŞ

Serçe bir gelincik tarlasında yaşamaktadır. Kuşun en büyük zevklerinden biri sabah erken uyanıp dünyanın güzelliklerini seyretmektir. Bir yandan da avlanır ki karnını doyursun. Gölbaşı Gölü’ne o gün bir takım avcı gelmiştir. Onları görünce Kocabağ Köyü’ne doğru uçmaya başlar. Amacı yiyecek bulmaktır. Kendi kendine düşündüğü bu sıralarda çalışan köylüleri fark eder. Güneşse onun için vücudunu ısıtan bir sobadır. Güneşin evrenin efendisi olduğunu düşünür. Bunları düşünmekte iken göğe yükselir. Fakat fazla yükseldiği için nefes alamaz olur ve hemen geri iner.
Serçe kuş avcılardan korkmaktadır ve ne zaman onları görse bilmeden dağlara doğru kaçar. Bir gün bir dala konduğu sırada bir avcı onu fark eder. Tüfeği kendisine doğrultulmuş olarak görünce serçe kuş çok korkar. Sonra avcıyla konuşmaya başlar Artık daha cesaretlidir ve ölümden korkmuyordur. Onu öldürmezse avcıya bir gün yardımı dokunabileceğini söyler serçe kuş. Avcı bu durumu çok komik bulmuştur. Kuşa Azrail canını almaya geldiğinde kurtulamayacağını söyler. Azrail’i ve ölümü düşünmeye başlayan serçe kuş bir fikir bulur ve avcının omzuna konar. Böylece avcı onu vuramayacaktır.
Başka bir gün avcı gölde ördek avlamıştır ve onu almak için göle dalmaktadır. Bu sırada bataklığa saplanır. Korkuya düşer. Bataklığa gömülüp ölmek üzereyken serçe kuş yardımına yetişip onu kurtarır. Sonra göklere doğru yükselip hayal dünyasına geri dalar.

YÜREKDEDE İLE PADİŞAH

Eşeğini kaybeden Yürekdede, pazardan küçük bir deve satın alır. Her yıl çıktıkları yaylaya gitmek üzere hanımı Ayşe Nine ile yola çıkarlar. Az giderler, uz giderler, dere tepe düz giderler. Konakladıkları yerde atlılar çıkar karşılarına. Onları doyurmak için “bir güzel söz, bir sevgiye” aldığı deveciği keser Yürekdede. Padişahın atlıların arasında olduğunu fark edemezler. Saraya davet edilirler. Sonra ne oldu, dersiniz. “Yürekdede ile Padişah” kitabı bu mutlu sona adım adım yaklaştıracak sizi. Yürekdede ile Padişah Bir varmış bir yokmuş. Çok zaman da değil, şunun şurasında sadece birkaç asır önce, köylerden birinde yaşlı bir adamla karısı ya-şarmış. Köylülerin tabiriyle “sehiI” bir yerdeymiş bu köy. Yani kış aylarında muhafazalı olurmuş, korunurmuş evler soğuk rüzgârlara karşı. Kışı iyiymiş iyi olmasına, ama yazın durulmazmış buralarda. Boğucu bir hava, aşırı rutubet… Nefes al ki alasın. Bu da bir yana, etrafta her şey sararıp solar, hayvanlara yiyecek nesne kalmazmış. İşte bu yüzden asırlardır bu çevre köylüleri kışın köye yazınsa, vururlarmış yolunu yaylalara. Bu köyde bir zamanlar “Yürek Hasan” diye bilinir, bir delikanlı yaşarmış. Nereden kalmış bu isim ona? Köyde mi ortaya çıkmış, yoksa askerden mi getirmiş, kimse sormaz olmuş yıllar geçince.

GELİBOLU

Viktoria Taylor Çanakkle savaşlarında şehit olan dedesinin mezarını bulmak amacıyla Yenizelanda’dan Geliboluy’a gelmiştir. Rehberi Mehmet ile gelibolunun küçük köylerinde gezen Viki bir köy kahvesinde, adına özel bir köşe hazırlanan , Çanakkale savaşlarınd şehit düşmüş olan Ali Osman Taylar’ın resmini görünce bu kişinin dedesi olduğunu iddia eder. Ancak köy halkı vatan için savaşmış ve kanını akıtmış Türk şehidi Ali Osman Taylar’a yapılan bu davranışı çok büyük bir hakaret olarak karşılar ve Viktoria’yı derhal köyden uzaklaştırırlar. Bu olaydan tüm Türkiyenin tv ve basın sayesinde kısa sürede haberi olur. Viktoria bu iddiasını kanıtlamak için Ali Osmanın halen hayatta olan kızı ile görüşmek için elinden gelen herşeyi yapar. Ali Osmanın kızı olan Beyaz Taylar adeta ayaklı bir tarihtir. Çok inatçı olan bu kadın, dış görünüşünün zıttına çok zeki ve biligilidir. Viktoria ile konuşurken tercüman kullanmadan kendisi ingilizce konuşmaktadır. Viki beyaz halanın inadını kırmayı başarır ve onunla görüşür. Bu görüşmeden sonra gerçekler birbir ortaya çıkar. Ali Osman Taylar aslında bir anzak askeridir ve savaşta ağır yaralanmıştır. Onu bir çukurun içerisinde hareketsiz halde bulan Beyazın annesi yaralarını iyileştirmiş ve iyi bir duruma getirmiştir.Bir süre sonra  da evlenmişlerdir. Viktoria, Ali Osmanın torunudur aslında. İşte tüm bunlar Beyaz hala sayesinde birbir ortaya çıkmıştır. Viktoria iddiasında haklıdır ve bunu uzun ve zor uğraşlardan sonra   kanıtlamayı başarmıştır. Ancak bu olay ne basına ne de köy halkına bu şekilde aktarılmamıştır. Çünkü onların tepkisi ile karşılaşabilir ve bunu  kabullenmeyebililerdi. Doğruyu yalnızca üç kişi biliyrdu. Victoria, Beyaz hala ve Beyaz halanın yeğeni Ali Osman.

HUZUR

Mümtaz ve Suat’ın Nuran’a olan aşklarıdır öykünün merkezi. Mümtaz ve Nuran birbirini sevmekte ve evlenmeyi tasarlamaktadırlar. Ümitsizliğe düşen Suat ise kendini asarak intihar eder. Bu trajedi nedeni ile Nuran’dan ayrılan Mümtaz’ın iç dünyası yıkılmıştır. Radyoda II.Dünya savaşının başladığı haberi verildiği sırada, Suat’ın hayalini gören Mümtaz merdiven başına yıkılır (bazı edebiyat incelemecileri, sonda Mümtaz’ın öldüğü biçiminde yorumlar yapmış olsalar da, Tanpınar’ın metninde ölüm telaffuz edilmiyor).
Mümtaz, Beyazıt Sahaflar Çarşısında, salaş dükkanlarda, bit pazarında, Çekmece’de balıkçı muhitinde ve kır kahvelerinde dolaştırırken, İstanbul’un bir kronikçisi, İstanbul’da eski zamanın donup kaldığı ve biriktiği köşelerin bir tasvircisi oluyor romanda. Huzur’un sonraki bölümlerinde Boğaz’a, zengin bir eve, sanki başka bir dünyaya geçiyoruz. Pırıl pırıl görünen modern semtte önceleri çok mutlu olan Mümtaz, giderek bu çevrede yaşayan insanlardan kaynaklanan olayların sonucunda yıkılır. Geçilmemesi gereken bir sınırı çiğnemiştir o!
Her yeni tecrübe gibi şahsîdir, her yeni tecrübe gibi ilktir. Mümtaz, bindiği bir Ada vapurunda Nuran’a rastlamış ve “Tehlikeli denecek derecede zengin, her ihtimale gebe, her mânasında velûd bir kadınlık hayatı(nın), bakımsız bir tarla gibi sırf kendisini işleyecek erkeğin yokluğundan yarı hülyâ, yarı verimsizliğin bütün sebeplerini kendisinde gören bir aşağılık duygusu içinde akıp gittiğini” farketmiştir. Bu tesbitin arkası kendiliğinden gelecek ve zalim bir çocukluğun ara sokaklarından geçerek kendisini İhsan’ın kollarına atan Mümtaz, fikrî zeminini sağlamlaştırmış bir insan olarak duygusal arka planını inşa etmeye soyunacaktır: “O madem ki artık benim için herşeydir, o halde bütün kâinatımla ona taşınmalıyım.” der.  
                                                                                                             

1 Nisan 2015 Çarşamba

ATEŞTEN GÖMLEK

İzmir’in işgalinde Yunanlıların, kocasını ve oğlunu öldürmeleri üzerine önce İstanbul’a gelen ve sahip olduğu Türklük şuuru ve mücadele azmiyle İstanbullu gençlerin bilinçlenmesini sağlayan Ayşe’nin uyandırdığı heyecana kapılan subaylar Anadolu’ya geçerler. Çeteler düşmanla savaşmaktadır. Bu savaşta Ayşe hasta bakıcı Peyami ise çeviricidir.

Ayşe kendisini seven ve evlenme teklif eden İhsan’a cevabını ancak İzmir alındıktan sonra vereceğini söyler. Peyami ise sevgisini Ayşe’ye açıklayamamaktadır. Cephede İhsan şehit düşer, Ayşe de ileri hatlar giderek orada can verir. Peyami ise kafasına aldığı kurşunla hastahanede ölür.

Peyami’nin ölümünden sonra doktorlar Peyami’nin notlarını araştırarak Ayşe adında birisinin kolorduda görev yapmadığını ve İhsan isminde birinin de alay komutanı olmadığını fark etmişlerdir.
                                                                                                              HALİDE EDİP ADIVAR

KÜÇÜK PRENS

Yazar kendi yaşadığı bir olayı anlatmıştır. Yazarımız bir pilottur. Bir gün Afrika üzerinde uçarken uçağının motoru bozulur, zorunlu iniş yapar. Yardım isteyecek kimse yoktur. Çölün ortasında yapayalnızdır.
Gün doğarken uykusunun arasında garip, incecik bir ses duyar. Karşısında ilginç, minik biri durmaktadır. Bu, Küçük Prens’tir. Yani yazar Küçük Prens adında birisiyle gelmiştir. Gezegeninde tek başına yaşamaktadır. Biri sönmüş ikisi hala lavlar püskürten üç tane yanardağa vardır. Ayrıca hiçbir gezegende bulunmayan eşsiz güzellikte bir tek de çiçeği vardır. Küçük Prens pilotumuza “Bana bir koyun çizer misiniz?” diye bir soru yöneltir. Pilot Küçük Prens’in bu sorusuna cevap vermek için uyanmıştır. Etrafına bakınır. Şaşkındır. Ama gördüğü gerçektir. Rüya değildir. Pilotumuz büyük bir şaşkınlık içerisinde “iyi resim yapmayı beceremem” der. Bu yeteneğini büyüklerin küçükken söylediği sözler yüzünden geliştiremediğini söyler.
Küçük Prens “önemli değil” der. Aynı soruyu tekrar eder. Yazar altı yaşındayken çizdiği boğa yılanını çizer. Bu resmi altı yaşındayken büyüklerine de göstermiştir. Onlar hiç beğenmediklerini, resmin bir şapkaya benzediğini söylemişlerdir. Bunun üzerine pilot resim yapma isteğini kaybetmiştir. Çünkü büyüklerin hepsi resim çizmek yerine tarih, coğrafya, matematik ve dilbilgisiyle ilgilenmesini öğütlemişlerdir.
Küçük Prens ise pilotun kendisine çizdiği resme bakar ve “Ben boğa yılanı içinde bir fil çizmeni istemiyorum. Bana bir koyun çizer misin?” diye sorusunu tekrar eder. Yazar Küçük Prens’in çizdiği resmi anlamasından dolayı şaşkındır, işte şimdi bir koyun çizmeye karar verir. Küçük Prens çizilen resmi beğenmez. Pilot bu sefer bir kutu çizer ve koyunun kutunun içinde olduğunu söyler. Şimdi olmuştur Küçük Prens bu resmi beğenir.
Bundan sonra aralarındaki iletişim artar. Birbirleri hakkında bilgi edinirler. Pilot bu farklı dünyadan gelin küçük adamın sırrını çözmeye, onu anlamaya çalışır. Pilot çizdiği koyun resmi ile ilgili Küçük Prens’in ona sorduğu sorulardan Küçük Prens’i daha iyi tanır. Yanı Küçük Prens’in gezegeninin küçük olduğu, üç yanardağının ve bir çiçeğinin olduğunu öğrenir. (“Koyunlar kaçar mı?, Koyunlar çiçekleri yerler mi?”).
Küçük Prens yaşadığı yerden bahseder. Yaptığı gezileri anlatır. Bu gezileri, değişik gezegenlerde yaşayan insanlar ve bu insanların meslekleri, ilgi alanları, huylan ile ilgili edindiği izlenimleriyle birlikte pilotumuza anlatır.
Örneğin bir gezegende kırmızı suratlı bir adam olduğunu ve onun hiç çiçek koklatmadığını anlatır. Gezegen iri birinde her şeyi yönettiğini söyleyen kral, bir diğerinde kendini beğenmiş bir adam, bir başka gezegende unutmak için içtiğini söyleyen bir adam, sayılarla uğraşan işadamı ve buluşlarını kaydeden bir coğrafyacıyla da tanıştığı ve pilota anlattığı kişilerdir.
Küçük Prens bundan bir yıl önce dünyaya gezmek için geldiğini zamanda şimdiki bulundukları yerde olduğunu söyler. Diğer gezegenlere! olan şeylerden dünyada binlerce olduğunu görür.
Yazar Küçük Prens’in anılarını, yaşam hakkındaki düşüncelerini dinler. Ayrılık vakti gelir. Yazarın evine, Küçük Prens’in geldiği gezegene dönme zamanıdır.
Pilot yaşadığı bu güzel anıyı kimseye anlatmaz. Üzerinden altı yıl geçtikten sonra küçük dostunu unutmamak için kaleme almaya karar verir.
Çocukların ve büyüklerin zevkle okuyacağı içinden kendilerine göre dersler çıkaracağı bu öykü oluşur.

KİBRİTÇİ KIZ


Soğuk bir Noel arifesinde, kentin caddelerinde herkes eğlenirken küçük kız onları seyredip kendi kendine eğleniyordur. Küçük kız kibritçi dir. Kutu ile kibrit satar.

O soğuk havada insanlar eğlenirken küçük kız hayatın acımasızlığını, yoksulluğu tatmıştır. Ailesine yardım etmek için her geçene kibrit satmak ister, fakat o gece hiç satamamıştır. Havanın çok soğuk olması ve kızın yorgun oluşu yinede onu yıldıramamıştır. Birazcık olsun ısınmak için iki ev arasında bir aralığa girer ve hayallere dalar. Çocukluğunu mutlu bir şekilde yaşamak, iyi bir evde oturmak, yoksulluk çekmemek gibi; derken biraz ısınmak için bir kibrit yakar. Nasıl olsa üvey annem ve babam anlamaz diyerek sıcacık bir ev hayal ederken kibriti yakarak bitirir. Bu durumu fark edince ne yapacağını şaşırmış, korkmuş ve ölmüş büyük annesinden yardım dilenmeye, seslenmeye başlar. Durmaksızın yağan kar, küçük kibritçi kızın üstünü örter. Küçük kız, kaskatı ve donmuş kalakalır oracıkta. Büyük annesi elini uzatır ve küçük kibritçi kızı yanına alır.

ANAHTAR



Olay İstanbulun boğaza bakan yalılarında yaşayan insanlar arsında geçmaktedir. Kenan hali vakti yerinde işinde niyazında bir memurdur. Perihan isminde bir kadınla evlidir yalnız kenan’ın aldatılma korkusu vardır. Bir gün Kenan oturdukları köşkün anahtarını kaybeder; ama evin sahibi olduğu için ne karısına ne de hizmetçiye anahtarı kaybettiğini bir türlü söyleyemez. Bu neden yeni bir anahtar yaptırmanın bütün işleri yoluna koyacağını düşünür.
Aklına hemen karısının bir anahatrı daha olabileceği gelir ve karısına ait olan eşyaları karıştırmaya, anahtarı bulmak için etrafı döküp saçmaya başlar. En sonunda karısınıneski çizmelerinin arasında bir konak kapısı anahtarı bulur. Her şey tamamdır ama ne de olsa karısına bir şey çaktırmamak lazımdır ve hemen etrafı toplamaya başlar.
Ertesi gün işe giderken yolunun üzerindeki bir çilingire gider ve anahtarı yapmasını rica eder. Çilingir en erken yarın yapabileceğini söyler; ama Kenan bir yolunu bulup çilingiri anahtarı akşama yapmaya ikna eder ne de olsa aksama eve kendi anahtarı ile girmek ister.
Akşam olur ve Kenan eve gitmek üzere evin yolunu tutar. İçinde tahmin edemediği çeşitli korkular ve kaygılar vardır. Eve geldiğinde evin görkemli kapısı önünde uzanmaktadır. Anahtarı, kafasından geçen bin bir türlü kaygıya rağmen cebinden çıkarır ve kapıyı açmayı dener. Fakat korktuğu başına gelmiştir anahtar kapıyı açmamaktadır ama neden?

YILKI ATI


Romanda yılkılık etmek sahibini biraz sıkar. Ama tabiatla haşır neşir olmuş bu açıkgöz köylü zaman zaman azan vicdanını susturur: “Bir ben yapmıyorum ya. Ben koymadım ya bu usulü. Hem Allah rızkını verir vb.” Zor geçen bir kıştan sonra dağlarda, ovada kendi kendini kurtaran at, bahara kadar yaşayacak kuvveti gösterirse, sahibi tekrar işe koşmak için alacak. Sonraki kışa Allah Kerim! Doru, bir ahırda doğmuş, yanşlardaki başarısından dolayı el üstünde tutulmuş bir attır.
Anlamaz bir türlü kendisini neden eve almadıklannı, köyün dışına gitsin diye boşladıklannı. Boşu boşuna giriştiği birkaç geri dönme çabasından sonra alır başını gider. Küsmüştür. Evinin kapısını kendisine kapatanlara karşı küskünlüğü keskin bir kişneme ile ilân eder. Ovada kendi gibi başka yılkılıkla karşılaşır. Çılkır bir çeşit dostluk kurulur aralannda. Terk edilmiş iki at bulmuştur birbirini. Sonra başkayılkılıklara da rastlarlar. Aygır iyi bilir ovayı ve savaşmayı. Güçlü kuvvetli bir aygırdır. Kışa dayanacak kurdu parçalayacak, kurtlarla karşılaşan atları savaş nizamına sokacak güçtedir, (ki de yardımcısı vardır kendi gibi. Ama diğerleri…

MÜREBBİYE

Mürebbiye Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın eseridir. Roma­nın başkişisi Dehri Efendi, yaşlı ve emekli bir memur­dur. Büyük bir konakta kızı, damadı, kardeşi ve oğulla­rıyla birlikte yaşar. Melahat, Dehri Efendi'nin ilk karısın­dan olan kızıdır ve Sadri Bey'le evilidir. Melahat'ın Se­mi isminde bir oğlu vardır. Ayrıca Dehri Efendi'nin Nezahat ve Vahip isminde iki oğlu daha vardır. Bu iki oğul için eve Matmazel Anjel isimli bir mürebbiye tutulur. Matmazel Anjel bir süre yalıda yaşadıktan sonra yalının bütün erkeklerini baştan çıkarır ve onlarla birlikte olma­ya başlar. Evdeki erkeklerin hiçbirinin birbirinden habe­ri yoktur. Semi, Anjel'in çevirdiği oyunu yalının aşçısı Tosun'dan öğrenir. Durumu öğrenen Semi, saf bir aşk­la bağlı olduğu Anjet'i çok kıskanır. Bir gece yarısı beli­ne bir hançer alıp Anjel'i Sadri'yle birlikteyken yakalamak için Anjel'in odasına gider. Odada Sadri yerine de­desi Dehri Efendi'yle karşılaşır. Bu durum karşısında ne yapacağını şaşırır. Önce Anjel'i Öldürür sonra da in­tihar eder.

HÜKÜM GECESİ

Hüküm Gecesi Yakup Kadri'nin bir romanıdır. Roman­da 2. Meşrutiyet devri parti kavgaları anlatılır. İttihat ve Terakki Fırkası ile Hürriyet ve İtilaf Fırkası arasındaki mücadeleden bahsedilirken devrin toplumsal yapısı anlatılır.
Ahmet Kerim, Muhalif gazetesinin ve Ahmet Samim'in yakın arkadaşıdır. Ahmet Samim "Sedâ-yı Millet", Ah­met Kerim de "Nİda-ys Hakikat" gazetesinin başyazarı­dır. Her ikisi de dönemin kaba kuvvete dayanan yöneti­mini eleştirir. Ahmet Samim öldürülür ve muhalif gazete­ler kapatılır. Ahmet Kerim politikadan nefret eder ve önünden geçtiği konağın kızı Samiye'nin aşkına yönelir. Ahmet Kerim Samiye'den aldığı mektupla konağa gider. Samiye'nin ağabeyisi ve iki yeğeni ellerinde silahla Ah­met Kerimin bulunduğu odaya gider. Samiye araya gi­rerek Ahmet Kerim'i kurtarır. Ahmet Kerim tekrar politi­kaya döner. Bu olay Ahmet Kerim'i Samiye'den soğutur.Samiye, Ahmet Kerim'e duygularını anlatan mektuplar yazar. Cevap bulamayan Samiye intihar eder. Romanın sonunda Ahmet Kerim ruhça çökmüştür.